b b b b b
ENGELLERİ AŞANLAR:
Turbest
Avrupa’daki ilk ve tek laptop fabrikasını Manisa’daki Vestel City bünyesinde kurdu Vestel. Üretiminin yüzde 80’ini başka markalarla ihraç edecek. Şimdiden ihracatın 20.000’lere ulaştığından sözediliyor. Üstelik sahibini parmak izinden tanıyan bir teknoloji geliştirdikleri bildiriliyor.
Vestel Türkiye satışları için reklamlar‚ ilanlar veriyor ama ısrarla “Laptop” sözcüğünü kullanıyor. Bu durum Türk Dil Kurumu (TDK) nın gözünden kaçmamış ve Vestel firmasına defalarca yazmış. “Laptop değil‚ Dizüstü bilgisayar ismini kullanın” diye.
Vestelin patronu Ahmet Nazif Zorlu‚ yılbaşından itibaren iç piyasada satışa sundukları laptop’lara ilginin büyük olduğunu söylüyor. Reklam kampanyasının da dikkat çektiğini anlatan Zorlu‚ “Reklamlara yeni çıktık ama çok iyi tepkiler aldık. Umutluyuz. Artık Türk tüketicisine dünya markalarından eksiğimiz olmadığını inandırmamız lazım” diye konuşuyor. Bu arada laptop yüzünden Türk Dil Kurumu (TDK) ile Vestel arasında ilginç bir olay yaşanıyor. Vestel Şirketler Grubu’nun İcra Kurulu Başkanı Ömer Yüngül‚ “Her gün TDK’den 40’ın üzerinde e-mail geliyor. Dizüstü bilgisayar yerine laptop dememize tepki gösteriyorlar. Biz ihracat ağırlıklı çalışıyoruz ve bu ürünün evrensel adı da laptop. Bu yüzden herhangi bir değişiklik yapmayı düşünmüyoruz” diye stratejilerini açıklıyor…
Türkçenin kullanılmasına katkı sağlama çabasındaki “sinanoğlu.net” in forumlarında da konu geniş yer buluyor. “Laptop” değil‚ “Dizüstü bilgisayar” densin deniliyor.
Günde 40 mail biraz fazla olmuş.Türk Dil Kurumu Türk dilinin yaygınlaşması için çaba gösteren uzman bir kuruluş. Onun görevi de bu yönde çalışmalar yaparken uyarılar yapmak‚ dileklerde bulunmak. Zorlayıcı fazla bir işlevi yok. Bu nedenle işlerini yapmaya çalışıyorlar. Firmalar ise daha fazla satış peşinde… Yurtdışına satışlarında laptop demeleri çok normal. Ancak yurtiçi satış tanıtım ve reklamlarında biraz kısaltmayla “Dizüstü” denmesi iyi olmaz mı?
Gelin “dizüstü” diyelim ve Türkçeyi destekliyelim. Yoksa İngilizce de evrensel bir dil‚ bu mantıkla hep İngilizce konuşmamış gerekir.
3/4/2007 | Kategori: TURKCEYI GUZEL KULLANALIM | Yorum (0) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Yaşar Sökmensüer
Bir pankartı hiç unutmam.
Öğretmenler Günü’nde Taksim’de açılan pankartı:
“Milleti kurtaranlar yanlız ve ancak öğretmenler”…
“Yanlız”daki yanlış‚ Türkçe’ye eskiden dadanan‚ şimdi ise konuşma-yazma dilinde yerleşen hatalı kullanımlarımların yaygın bir simgesi.
Böylesi yanlışların Ankara’da pek yaygın olmadığını savunurdu‚ o emsalsiz edebiyat öğretmenimiz Muzaffer Gürses.
Bu ’duygu’sunun altında‚ ÖzTürkçe’nin Ankara’dan ’ayaklanması’ yatardı belki.
Ya da Cumhuriyet kuşağının başkentte yerleşik olması…
Belki de yayılmasını istediği bir dilekti‚ gönlünden geçen.
Ama biz‚ gençliğimizin ilk yerel Türkçe yanlışını‚ yıllar boyu otobüslerde gezdirdik: “Basamakta durmayın otomatik kapu çarpar.” Bir çok insanın‚ “otobis” olarak telaffuz ettiği otobüslerdeki bu yanlış‚ yıllar sonra düzeltildi.
Diğer bir milli yanlış “Satlık daire” ilanlarıydı.
Bazen de‚ “Satlık apartıman”…
Ya da Maltepe’deki gece kulüplerinde her yıl yinelenen şu duyuru:
“Ramazan nedeniyle proğram yoktur.”
Ramazan geçince‚ diğer afiş asılırdı cama:
“Dans&Kabere.”
Kızılay’daki dükkanlarda ise “dampink” ya da “yüzde yüz pamıklı” pankartlarıyla giydirdik‚ dil yanlışlarını.
Çoğu kez de ç’si düşen “işci alınacak” ilanlarıyla… Pasta(ha)nelerin ulusal yanlışı ise sıcaktı. Puaça‚ poğça hatta bohça yazılır da‚ “poğaça” olamazdı bir türlü.
Yenilen bir yanlış da‚ sandaviç‚ sandoviç‚ sandevic’ti.
Dini sözcüklerle de büyüttük‚ dil yanlışlarını.
Nazarlık yaptık yanlışı‚ otobüslerin‚ otomobillerin arkasına:
Maaşallah‚ Maşhallah‚ Maşaallah‚ Maşallah…
Bulamadık doğrusunu bir türlü.
Ya Meclis?
Hala ismi parlamento değil‚ “parlemento”dur bir çok vekil arasında.
Bir suçlama oldu mu yanıt hazırdır:
Provakasyon…
Dil yanlışları‚ yeni bir dil olmuş artık.
2/4/2007 | Kategori: TURKCEYI GUZEL KULLANALIM | Yorum (0) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Nur Başnur
Araba kullanırken radyo dinlemeyi severim. Bir kanaldan diğerine merakla ve sorumsuzca gezinmek bana eğlenceli gelir. Türk popu‚ rock‚ arabesk‚ haber‚ dini yayınlar‚ dualar‚ r&b derken gideceğim yere varır‚ trafik derdine de çok kapılmamış olurum. Bu gezinmeler sırasında artık daha belirgin olarak dikkatimi çeken bir noktayı paylaşmak istiyorum.
Her dil konuşulduğu yörenin kültürel dokusu yönünde farklıklılar gösterir. Bu lehçeler aslında dil ortamının rengi‚ zenginliği sayılır. Ancak son yıllarda lehçe ile alakası olmayan bir Türkçe farklılaşması yaşanıyor ki buna argo demek de mümkün değil. Bu deformasyonlardan ilki özellikle yabancı dille eğitim yapan gençler ve daha çok yukarı mahalle sakinleri tarafından konuşulan‚ yayılan ve popüler müziklerinde de kendini gösteren İngilizce tonlamalı‚ vurgulamalı‚ içinde w tınlamaları olan bir Türkçe. Bu durum dil kullanımında İngilizce sözcük kullanmaktan tamamen farklı. Burada bambaşka bir şey‚ Türkçenin İngilizce gibi söylenmesi söz konusu.
Diğer bir gelişme ise Türkçenin Arapça etkili kullanımı. Özellikle İslamcı radyo kanallarında yayımlanan İslami müziklerde bu etki çok belirgin. Bu defa da Türkçe-Arapça vurgulama ve tonlamalarla‚ gırtlaktan gelen kh seslerinin belirlediği bir Türkçe oluveriyor. Her iki kullanımda da hem komik hem de üzücü bir olguyla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Bir dilin böylesi etkilenmelere açık olması‚ bizim düşünce iklimimizi belirleyen kuvvetli rüzgârları göstermekte. Doğu’dan ve Batı’dan gelen rüzgârlar o kadar kuvvetli ki zihnimizin altı üstü bu rüzgârların etkisine tabi olmakta. Her toplum kendi diliyle düşünür‚ bu dille sanat‚ edebiyat‚ felsefe‚ bilim‚ siyaset‚ müzik vb yapar. Soluk aldığı kültürü bu dille yani ana diliyle oluşturur.
Bu gelişmelerin yani kültürümüz‚ dilimiz üstünde egemen olan kültürlerin bu ölçüde güçlenmesi şüphesiz ki bir tehdit. Oysa diline sahip çıkamayan bir toplum‚ zihnine sahip çıkamaz ve gerçek emperyalizm‚ toprakların fethinden daha etkili biçimde zihinlerin fethinden geçer. Dikkat kesilmemiz gereken bir konu.
2/4/2007 | Kategori: TURKCEYI GUZEL KULLANALIM | Yorum (0) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Yılmaz Özdil
Eurovision şarkımız belli oldu…
Shake it up şekerim.
Ne şiş yandı‚ ne kebap yani.
Türkçe mi olsun‚ İngilizce mi‚ derken…
Türkilizce oldu.
Ama küçük bir pürüz var.
Sabah gazetesi‚ “salla şekerim” diye tercüme etmiş‚ shake it up şekerim’i.
Hürriyet‚ “çalkala şekerim” demiş.
Milliyet‚ “yukarı salla şekerim.”
Posta‚ “çalkala salla şekerim.”
Akşam‚ “salla çalkala şekerim.”
Bizim şarkının adı ne şekerim?
Bi şekerim’i denk getirmişiz…
Zaten şarkıda Türkçe tek kelime‚ o.
Ve‚ hep aynı terane maalesef.
Geçen sene Türkçe katıldık güya…
Suppırstaa neydi o zaman?
Ya da şöyle soralım:
Rimi rimi ley Türkçe midir?
Bu ne biçim şey midir?
“Operaaaaa” ile mi onurlandı Türkçe?
Yoksa‚ “Every Way That I Can” ile mi gururlandı Türkiye?
Yazıldığı gibi okunuyorsa dilimiz…
Neden Örövizyon yazmıyoruz?
Veya…
Türk Dil Kurumu’na göre‚ Euro’ya Avro dememiz gerekiyorsa illa…
Niye Avrovizyon demiyoruz?
10’uncu Yıl Marşı’nın bestecisi‚ Cemal Reşit Rey’in‚ “cumhuriyet” kelimesinde majörden minöre geçtiği için‚ “Cumhuriyet’i küçük düşürmek” gibi saçma bir hakarete uğradığını bilmiyorsa‚ gençlerimiz…
10’uncu Yıl Marşı’nın iki söz yazarından biri olan‚ Behçet Kemal Çağlar’ın‚ Atatürk devrimlerinden ödün verilmesine isyan ederek‚ milletvekilliğinden istifa ettiğini bilmiyorsa‚ gençlerimiz…
10’uncu Yıl Marşı’nın iki söz yazarından biri olan‚ Faruk Nafiz Çamlıbel’i‚ hapse tıktığımızı bilmiyorsa‚ gençlerimiz…
10’uncu Yıl Marşı denilince…
Kenan Doğulu geliyorsa gençlerimizin aklına…
Euro desen ne olur.
Avro desen ne olur.
Hatta… Madem mevzu müzik…
Zarif notaların üstadı Selahattin Pınar’ın Şubat ayındaki ölüm yıldönümü tek satır bile haber olmuyorsa… Ve‚ “Allah belanı versin” şarkısıyla göbek atıyorsak‚ hâlâ.
Eeeeh! Bana ne be.
Şey kitap şekerim‚ evri badi.
2/4/2007 | Kategori: TURKCEYI GUZEL KULLANALIM | Yorum (0) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Prof. Dr. Ata Atun
Türkçe’nin Avrupa Birliğinde resmi dil olmaması için oynanmış olan oyun dahiyane ve uzun vadeler hesap edilerek yapılmış. Bu hesap içinde Helen dünyasının tüm çıkarları inceden inceye düşünülmüş ve strateji ona göre belirlenmiş.
Önce işe 1959’dan başlayalım.
11 Şubat 1959‚ Kıbrıs Anlaşmaları Bölüm II‚ Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Temel Yapısı‚ madde 2. “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin resmi dilleri Rumca ve Türkçe olacaktır. Yasama ve idari belgeler ve dokümanlar iki resmi dilde yazılacak ve yayınlanarak ilan edilecektir.” demektedir. Bu madde aynen 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Kuruluş Anlaşmasında da yer almıştır.
Yani‚ Kıbrıs Cumhuriyetinde Türkçe ve Rumca olmak üzere iki resmi dil vardır ve tüm yazışmalar ve görüşmeler bu iki dilde yapılacak denmektedir.
Wikipedia ansiklopedisine bakarsanız “Halk Yunancası ya da Yunanca söylenişiyle Demotiki‚ 1976’dan beri Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rum Yönetimi’nin resmî dilidir.” yazmaktadır.
Yunanistan 1981 yılında AB üyesi olurken ana dilini Demotiki yani Yunanca olarak beyan etmiş.
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)‚ 1 Mayıs 2004 tarihinde AB’ye üye olurken‚ yukarıdaki 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Kuruluş Anlaşmasına aykırı olarak iki toplumdan oluştuğunu ve iki tane resmi dili olduğunu saklamış ve resmi dilini İngilizce olarak beyan etmiştir. Eğer Kıbrıs Rumları resmi dil beyanlarını Yunanca olarak yapmış olsalardı‚ adadaki iki toplumdan diğerinin de ana dilinin resmi diller arasına girmesi gerekiyordu ve 1 Mayıs 2004’den sonra Türkçe’de AB’nin resmi dili olacaktı.
İşte kurnazlık burada başlıyor. Türkçe’nin AB’nin resmi dili olmasını önlemek için Güney Kıbrıs Rum Yönetimi dil beyanını‚ “Bizim ana dilimiz İngilizce’dir” şeklinde yaptı.
Yunanca’nın ana dil olduğunu inkar edip İngilizceyi ana dil olarak beyan etmekteki amaç neydi.
1. Türkçe’nin AB’nin resmi dilleri arasında yer almasını önlemek‚
2. İş başvurularında Türklere ana dillerine ilaveten iki dil daha bilmeleri dezavantajını getirmek.
Türkçenin resmi dil olarak kabul edilmesinin engellenmesi‚ Kıbrıslı Türkler de dahil olmak üzere tüm Türkiye’de ve Avrupa’da yaşayan Türklere AB kurumlarında iş bulmalarının yolunu tıkadı. Çünkü‚ AB kurumlarında göreve başlamak ve AB personeli olabilmek için ya ülkenizin resmi dilinden ya da AB dilleri arasından seçeceğiniz bir başka dilden sınava girilmesi zorunluluğu var.
Yunanistan‚ AB üyesi ve Yunanca da resmi AB dillerinden biri olduğu için‚ Kıbrıslı Rumlar‚ sınavlara ana dil olarak deklere ettikleri İngilizce yerine‚ kendi ana dilleri de olan ve Yunanistan tarafından ana dil olarak deklere edilmiş bulunan Yunanca’dan sınava girme şansı kazanırken‚ Türkler‚ ana dilleri olan Türkçe’nin resmi AB dillerinden biri olmaması nedeni ile Türkçe dışında bir başka dilden sınava girmek zorunda kalıyorlar.
Bu tabi‚ güya AB üyesi sayılan Kıbrıs’lı Türkler için çok büyük bir dezavantaj.
Bu yapılan yanlış uygulama ve ayırımcılık nedeni ile Kıbrıs’lı Rumlar bir işe başvuru yaptıkları zaman Kıbrıslı Rumların ana dili (main language) olarak deklere edilmiş olan İngilizceyi ve AB resmi dillerinden biri olan Yunanca’yı veya Almanca’yı veya Fransızca’yı veya bir başka resmi AB dilini bilmesi gerekiyor. Aslında Kıbrıs’lı Rumların ana dilleri Yunanca‚ bildikleri ikinci dil ise İngilizce.
Ama iş Kıbrıs’lı Türklere gelince‚ AB bir şeylerin farkına varmış ama tam olarak ne olduğunu anlamamış olmalı ki‚ özel bir koşul koymuş ve başvuruyu yapan Kıbrıs’lı Türk Yunanca bilmiyor ise yerine ana dil olarak başka bir resmi AB dilinin‚ örneğin Danimarkaca‚ Hollandaca‚ Portekizce’nin vb. kabul edileceği belirtiliyor.
Anlaşılan AB sonraları bir hata yaptığı hatayı anlamış ve Kıbrıs’lı Türklerin ana dili olan Türkçe’yi AB’nin resmi dili olarak kabul etmek yerine‚ böylesi garip bir kural koymuş.
Koymasına koymuş ama Kıbrıslı Türkler kabul edilemez bir ayırımcılığa uğratılarak‚ Kıbrıslı Rumlara göre daha ağır ve benzeri olmayan koşullar ile karşı karşıya bırakılmış.
Bu nedenle Kıbrıs’lı Türkler‚ ana dilleri olmayan bir dili ana dili düzeyinde bilmek ve seçmek zorundalar ve üstelik bir de üçüncü bir dili de bilmek zorunluluğunda.
İnsan hakları şampiyonu AB‚ anlaşılan Kıbrıs’a bir tarafında siyah bir cam‚ diğer tarafında da normal bir cam olan gözlüklerle bakıyor ve sadece Rum tarafını görüyor.
2/4/2007 | Kategori: TURKCEYI GUZEL KULLANALIM | Yorum (0) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Beşir Ayvazoğlu
Son zamanlarda bazı yazarlar mecaz ve ironi gibi kavramların bilinmediğini‚ bu yüzden yazılıp söylenen bazı şeylere yanlış anlamlar verildiğini söylüyor‚ haklı olarak bundan şikâyet ediyorlar.
Diyorlar ki: “’Ben aslanım!’ dedim diye gerçekten yelesiyle‚ kükremesiyle aslan olduğumu sanıyor‚ avlamaya kalkışıyorlar! Hâlbuki ben aslan gibi güçlü ve yürekliyim demek istedim!”
Okullarda Türkçe doğru dürüst öğretilmez‚ edebî metinler adamakıllı okutulup tahlil edilmezse olacağı budur. Lise mezunları arasında bir anket yapınız bakalım‚ mecazın‚ istiarenin‚ kinayenin‚ sembolün‚ alegorinin‚ ironinin vb. ne olduğunu kaç kişi bilecek? Ortaya çıkacak tablonun hiç de iç acıcı olmayacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Mesela “Tanpınar’ı okudum” gibi bir sözün‚ “Tanpınar kitap mı ki okuyorsun?” şeklinde bir tepkiyle karşılanması muhtemeldir. Hâlbuki mecaz-ı mürsel kavramı bilinse bu tepki gösterilmeyecektir.
Her dil bir mucizedir fakat hiçbir dilin ifade imkânları sınırsız değildir. Başta mecaz olmak üzere‚ bütün söz sanatları dilin sınırlarının dışına taşarak daha geniş ifade imkânlarına kavuşmak için yaratılmıştır. Mecaz olmasa edebiyat olmaz‚ diller kupkuru ifade vasıtaları olarak kalırlardı.
Mecaz‚ bir kelimeyi geçici olarak başka bir anlamda kullanmaktır. Benzetme ilgisiyle yapılan mecazlara istiare (metaphore)‚ başka bir ilgiyle yapılanlara da mecaz-ı mürsel denir. İstiare aslında teşbihin kısaltılmış şeklidir. “Aslan gibi güçlü bir adam” sözü‚ benzeyeni‚ benzetme yönü‚ kendisine benzetileni ve benzetme edatıyla eksiksiz bir teşbihtir. Ama aynı anlama gelmek üzere sadece “aslan” derseniz istiare olur.
Masalların ve mitolojilerin kaynağı mecazlardır. Bu dil hadisesi‚ kanun kaçakları tarafından gizli dil (argo) yapımında kullanıldığı gibi‚ mistik şairler de yalnız kendilerine verildiğine inandıkları ilâhî bilgileri mecazların arkasına gizlemiş‚ yani mecazlaştırma yoluyla kendilerine has bir sembolizm yaratmışlardır. Sembol ve alegori de öyle.
Yeri gelmişken‚ kelime mecaz haline geldiği zaman‚ birbirine benzetilen şeylerin sınır çizgilerinin belirsizleştiğini‚ iki şeyin garip bir şekilde birbirine karışarak zengin ve müphem bir çağrışımlar dizisi meydana getirdiğini belirtmekte fayda görürüm. Masalların ve mitolojilerin kaynağı‚ mecazlar‚ daha doğrusu‚ aralarında benzerlik bulunan şeylerin birbirine karışarak belirsizleşmesinden doğan farklı imaj ve tasavvurlardır.
Bugün mademki edebiyat öğretmenliğine soyundum‚ kinayeden de söz etmeliyim. Kinaye‚ eskilerin tarifiyle hem hakiki‚ hem mecazî mânâsında anlaşılabilen sözdür. Mecazlar gibi‚ kinayeler de zamanla dilin tabii söz varlıkları arasında yerlerini alırlar. ’Eli açık’ın cömert‚ ’açıkgöz’ün kurnaz ve işini bilir anlamlarına gelmesi gibi. Kinayeli konuşmak (veya yazmak)‚ aynı anda iki farklı şeyi söylemektir. Ama asıl maksadınız‚ kullandığınız söze yüklediğiniz mecazî anlamla muhatabınızı eleştirmek‚ bazan da gülünçleştirmektir.
İroni de kinayeli konuşmaya benzer. Edebiyattan tiyatroya‚ hitabetten günlük konuşmalara kadar birbirinden farklı alanlarda‚ çeşitli amaçlarla kullanılan ironinin temel özelliği gerçekle görünüş veya söylenenle söylenmek istenen arasındaki zıtlığa dayanmasıdır. İronik konuşan‚ bir şeyi söyler gibi görünürken başka bir şeyi kasteder. Filâncanın çok zeki olduğunu söylerken aslında “aptalın tekidir” demek istiyorsanız‚ ironik konuşmuş olursunuz. Bir yazı‚ baştan sona ironik -yani söylenenlerin tamamen tersi kastediliyor- olabilir.
Mecaz ve ironi çeşitleri insanlığın tarihi kadar eskidir ve her dilin tabiatında vardır. Bütün insanlar‚ “Kibarlık Budalası”nın farkında olmadan ’mensur’ konuşması gibi‚ çok zaman ne yaptıklarını bilmeden mecaz da kullanırlar‚ kinaye de‚ ironi de…
Bir insanın bu incelikleri fark edecek seviyeye gelinceye kadar okuryazar sayılması doğru değildir.
2/4/2007 | Kategori: TURKCEYI GUZEL KULLANALIM | Yorum (0) Yorum yaz! Kalici Baglanti
Özdemir İnce
Bir okurum birkaç kez “Keramete kıç attırmak” deyimini kullandığım için kınıyor beni. Bu deyimi küfür sanıyor. Yarısını kullandığım deyimin tamamı‚ “Keskin zeká keramete kıç attırır” olarak bilinir. Ama eksik kullanılsa da tamamının yerini tutar.
Deyimin çekirdeği olan “(Bir şeye) kıç attırmak”‚ “Bir şeyi geride bırakmak‚ o şeyden üstün olmak” anlamına geliyor. Ama anlamın içinde bir de alaylı‚ alaycı anlam gizli.
Atasözleri ve deyimlerin bir dil için önemi‚ yabancı dil öğrenirken ortaya çıkar. Birer metafor olarak kullanılan atasözlerini ve deyimleri doğru değerlendirmemek insanı zor duruma sokar. Okurum sakın üzerine alınmasın‚ ama deyimler bir dilin ziynet ve takılarıdır!
“Kıçı kırık‚ kıçına baka baka‚ kıçına kına yakmak‚ bokunda boncuk aramak‚ kırıp sarmak” gibi deyimler bir dilin zenginliğidir. Argo ya da küfür değil.
“Güllabicilik etmek”‚ birini pohpohlayanlar için kullanılır. Örnek: “Başbakan’ın güllabicileri.” Dilin yozlaşması‚ düşünce yozlaşmasının hem nedeni hem de sonucudur.
Madem ki Türkçeden söz ediyoruz‚ fırsat çıkmışken bir-iki onarım yapalım. Bunlardan biri yıl sayılarının sonuna takılan “ler‚ lar” çoğul takısı. Bir doğru‚ bir de yanlış kullanım örneği verdikten sonra gerekçeyi açıklayacağım.
Gerekçe: 1975‚ 1813‚ 2001 yılları bir tanedir. Bu nedenle çoğul takısı almaz. Ama sonu sıfırla biten 10’lu‚ 100’lü‚ 1000’li gruplar çoğul takısı alırlar.
Doğru kullanım: 1910’lar‚ 1900’ler‚ 2000’ler… Çünkü 1910-1919‚ 1900-2000‚ 2000-3000 arasını işaret ederler. Küçük bir dikkatle düzeltilebilecek bir yanlış.
Ama artık düzeltilmesi olanaksız bir yanlış var: “Yapmak” fiilinin yerine kullanılan “gerçekleştirmek” fiili. Televizyon cahilleri tarafından icat edildi ve kabul ettirildi. “Gerçekleştirmek” ile “yapmak” fiilleri yüzde on oranında örtüşürler. Bir tasarı‚ bir proje‚ bir ideal gerçekleştirilir. Ama maç‚ yarışma‚ seçim‚ doğum‚ sayım‚ yemek‚ ev‚ masa‚ sandalye‚ hesap “yapılır”.
Yıllar önce “dolma gerçekleştirmek” diye bir hiciv yazısı yazmıştım. Henüz beceremediler ama televizyonun kızları yakında patlıcan dolması gerçekleştirecekler. Dili beyin konuşur!
Medyacıların gerçekleştirdikleri değil yaptıkları bir yanlış var: “İtibaren” ve “itibarıyla” sözcüklerini eşanlamlı sanıyorlar. Şöyle bir cümle kuruyorlar: “Yasa önerisi Genel Kurul’da saat 10 itibarıyla görüşülmeye başlanacak.” Tercümesi şöyle: “Yasa önerisi Genel Kurul’da saat ona göre (bakımından‚ yönünden) başlayacak.”
Gazete ve televizyonların sorumluları bu iki sözcük üzerine biraz kafa yormalı.
Bir de “diva” ve “kıyam” sözcüklerini yanlış kullananlar var. Sözlüğe bakmalarını salık veririm!
2/4/2007 | Kategori: TURKCEYI GUZEL KULLANALIM | Yorum (0) Yorum yaz! Kalici Baglanti
<<Önceki Yazılarım
|1/53|Sonraki Yazılarım>>
Rize'de eğitim uygulama okulunda zihin engelliler öğretmeni olarak görev yapmaktayım.Bu çocukları daha iyi tanımamız gerektiğini düşünüyorum.İlgilenen, konuyla alakalı herkesin aradığını bulabilmesi dileğiyle...
'Onların engelli olmaları duygularının da engelli olduğu anlamına gelmez.'
'Anne, baba, arkadaşlar, komşular' evet ben engelliyim ama benim de yapabileceğim bir çok şey var.
'Bana yardım etmek istiyorsanız, benim yerime yapmayın.Lütfen yapmama izin verin'